18 MART

Şu güzel hayatımızda bilgisayar başına oturup ekrana bir şeyler yazıyoruz. Alacağımız yeni cep telefonun modelini seçmek için interneti kullanırken, dolapta yiyecek olmadığı için önce şikayet ediyor, ardından evimizden çıkarak o çok büyük marketlerin hep dolu reyonlarından istediğimiz yiyeceği içeceği alıp evimize geliyoruz. İstediğimiz bir yere gitmek için ilk otobüse atlamamız, uzun ve yorucu yolculuklardan sonra evimize gelip sıcacık bir duş alarak kirlilerimizi çamaşır makinesinde yüksek derecelerde yıkamamız yetiyor. Ayağımızı bir yere vurduk diye isyan ederken, sevdiğimiz biri kapris yapsa şikayetin hasını ediyoruz kolayları zor yaptığımız, mutluluklardan nice mutsuzluklar çıkardığımız hayatımızda , her şeylerimiz var ancak içlerimiz huzursuz , mutsuzuz. Bu dünyada 100 yıl yaşasak da mutsuz olacağımız, her şeyden şikayet edeceğimiz kesin gibi. Ölümse, yaşımız kaç olursa olsun, hala soğuk, uzak ve akla gelmeyen bir ihtimal. Akşam vakti ufukta seçemediğimiz silik bir yıldız gibi.

18 mart 1915…

Yedi düvel taarruzda. Yedi düvel yükleniyor. Milyonlarca kurşun her türlü ihtimalleri hiçe sayıp yağmur gibi kah havada süzülüyor, kah çarpışıyor. Vuruşup şehit olmayı bekleyen mehmetçik, topraklarına namahrem ayakları bastırmamak için canını ortaya, tertemiz alnını ise toprağa koyuyor.Şehitlerin yerine yeniler geliyor. onlar da canlarını feda ediyor. Yeniler geliyor yine, yine canlar gidiyor. Kalanlar ise asla eskisi gibi değil. Belki kolsuz, belki gözsüz, belki bacaksız…

Kum kadar sırtlan uzaklardan gelip azmetmiş öldürmeye. Masa da almayı beceremediklerini, çanakkale topraklarında almaya. Ortada vahşetin en bir gerçeği, en serti. Silahlar kan kusuyor. Bombalar sadece kulakları değil, ruhları bile sağır ediyor. Yanan askerler geceyi karatıyor. Ölüm kusan yerler, gökler kan kırmızı.

Üzerinde yırtık pırtık üniformaları, ayaklarında ise su alan, toprak dolan kunduraları olan kahramanlarsa öbek öbek dizilip şehadete nail olurken belki şikayet ediyor, belki etmiyorlar. Etseler de bu herkesten çok onların hakkı fakat onların amaçları, onların idealleri var. Hepsi şanlı, hepsi yiğit. Tek bir hilal uğruna batan güneş olduklarını bilerek, onlardan sonra gelecek evlatlarına, torunlarına ana olacak bir vatan bırakma gayreti içerisindeler. Yiyecek doğru düzgün yemekleri dahi yok! Sabah yarım ekmek, öğlen yemek yok, akşam şekersiz üzüm hoşafı. Başka bir gün ise sabah üzüm hoşafı, öğlen yiyecek yok, akşam yarım ekmek. Mideler hep boş.

Kimi sevdiğinden uzak ve bir daha onu göremeyeceğinden emin; kimi ailesine bir daha kavuşamayacağını adı gibi biliyor; kimi ise her nefis gibi ölümü kısa bir süre sonra tadacağının bilincinde. Bir dakika, bir saat ya da birkaç gün içinde kesinlikle öleceği bilmek ne kötü. Kimi ise huzura temiz çıkmak için çamaşırlarını gece soğuklarında, sabah ayazlarında elleriyle yıkıyor fakat hepsi Allah’a, sahip olacakları en üstün mertebe olan şehitliğe yakın.

250.000 şehit, kanla sulanan topraklar, ölüm püskürten yerler. Her birinin dili olsa da konuşsa, anlatsa. Tek vücutlarıyla, canlarıyla nasıl düşman karşısında durduklarını söyleseler. Metal kurşunların, ölümle yaşam arasındaki çizgiden bir adım ileri atıldığında artık can yakmadığını dile getirebilseler.

Anlatsalar, açıklasalar da bilsek, öğrensek, utansak fakat biz bilemedik. Biz göremedik , biz unuttuk.

Ruhları şad olsun…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: